Birkaç gün önce AKP’de siyaset yapan bir avukat arkadaşa uğramıştım. Söz dönüp dolaşıp Kürt sorununa gelmişti. BDP’nin düşünce olarak ülkeyi bölmek gibi bir niyetinin olduğunu, yoksa kendisinin de anadilde eğitime, siyasal bir affa, Anayasa’daki Türklük tanımının değiştirilmesine sıcak baktığını belirttikten sonra, bu işin Kemal Burkay gibi akil adamlarla çözümünün çok kolay olduğunu söyledi. Devamında, Kemal Burkay’ın da belirttiği gibi Kürt hareketinin Ergenekon tarafından kurulduğunu, İsrail, ABD, Suriye gibi ülkelerin kontrolünde hareket ettiğinden dem vurdu. Taşrada siyaset yapan, cemaat medyası dışında bir şey okumamış, her yerde karşılaşılabilecek ortalama bir prototipi temsil ediyordu bu avukat arkadaşım.
Bunları söylerken takiye yapmıyor, samimiyetle gerçeğin böyle olduğuna inanıyordu. Birkaç ay öncesine kadar Kemal Burkay’ın adını dahi duymadığına emindim. İktidarın, medyanın Şerafettin Elçi ile yapmaya çalışıp başaramadığı şeyi, Kemal Burkay üzerinden başarmaya çalışmasının bir yansımasıydı bu düşünceleri. Sorgulamıyor, kendisine sunulanı büyük bir iştahla hazmediyordu. Demokratik Özerkliğe karşı olan bu arkadaşıma, Kemal Burkay siyaseten ne talep ediyor biliyor musun? diye sorduğumda, sessizliğe bürünüp susmuştu. Kemal Burkay en aşağısından federasyon istiyor, sen özerkliğe dahi karşısın ama Kürt sorununda muhatap olarak Kemal Burkay’ı öne sürüyorsun dedikten sonra, gitmek için izin istemiştim.
Hatırlarsınız, bir iki yıl önce aynı şeyler Şerafettin Elçi için söyleniyordu. Onun demeçleri iktidar-cemaat medyasında baş sayfayı süslüyordu. Ama Sayın Elçi’den istediklerini alamamışlardı. O gün yazılan haberlerin aynısı, bugün Elçi yerine Burkay ismi konularak tekrardan ısıtılıyor. Kemal Burkay istedikleri pozları veriyor, ne var ki temsiliyeti kendinden menkul bu adama bir de siyasal taban lazım. İktidarın en çaresiz olduğu nokta da burası. 2. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Mussolini Roma’da iktidarı kaybeder, Nazilerin yardımı ile 1944 yılında, Kuzey İtalya’da kendisine bir devlet kurulur, başına lider yapılır. Salo Cumhuriyeti bir yıl bile ayakta kalamaz. Burkay’a taban yaratmak bundan da zor, inanın.
Uzun zamandır Burkay’ın her söylediği önemli bir habermiş gibi sunuluyordu. Ne zaman ki hazret teşrif edip ülkeye geldi, birdenbire siyasal bir lidere dönüştürüldü, kanaat önderi vasıflarına haiz oldu. Şairliği üzerine derin muhabbetler yapıldı. Sahi, Sezen Aksu’nun seslendirdiği bir şiiri dışında, şairliğine rastlayanınız var mı? Neyse, bu bir şiir yazısı değil, devam edelim. Türk Devleti, bir siyasetçi yaratma projesinde elinden ne geliyorsa yapmaya çalıştı. Bakanlar kendisini karşıladı. Ülke gezisine çıktı şairciğimiz, televizyon kanalları peşine takıldı. Kendisini karşılayan olmayınca, demeç alınmakla yetinildi. Şimdi de döktürüyor ha döktürüyor. Kendisine sunulan metini okuyor adeta. Daha önceden defalarca tekrar edilmiş cümleleri aynen sıralıyor. Bir şair olsaydı, yeni bir dil kullanırdı en azından.
Yanlış sorular soran iktidar, doğru cevaplar peşinden koşuyor. Olmuyor, olmayacak, olması mümkün değil. Kemal Burkay’ın yıllar önce bir örgütü vardı. Avrupa’nın bohem hayatı içinde, kendisine inanacak kimse de kalmayınca teslim bayrağını çekti. Gün geldi, AKP iktidarı ‘Dünyada sayılı siyasetçilerden birisin’ diye kulağına fısıldayınca, kendisini bir anda öyle zannetmeye başladı. Kemal Burkay’ın adı her geçtiğinde aklıma Sunset Bulvarı filmi gelir. Billy Wilder’in yönettiği 1950 yapımı filmde, Norma Desmond adlı eski bir Hollywood oyuncusunun trajik durumu anlatılır. Vaktinde birkaç filmde oynayan Desmond, malikânesinde düşlere dalmış haldedir. Yaşlanmıştır, kapısını çalan yoktur. Oysa o hâlâ kendisinin çok büyük bir oyuncu olduğuna inanmaktadır. Günün birinde yakışıklı bir senaryo yazarı ile karşılaşır. Hollywood deyimiyle beş meteliksiz bu adam, Desmond’un parasına boyun eğip, kendisi ile yaşamaya başlar. Desmond, kendisi için bir senaryo yazmasını ister. O büyük bir oyuncudur ya, bütün dünyanın kendisini setlerde görmek istediğine inanmaktadır. Desmond bir gün sevgilisi Gills ile Hollywood’a gider ama kimse kendisini tanımaz bile. Yine de Desmond kendisini avutacak yalanlardan birine başvurur. En nihayetinde aklını yitirir. Kendisini hastaneye götürmeye gelen sağlık ekiplerine teslim olmayacağını bilen sevgilisi Gills, en büyük senaryosunu hayata geçirir. Sağlık görevlilerinin ellerine fotoğraf makinası tutuşturur ve seslenir sevgilisine: “Sevgili Desmond bak, yeni filmimize başlamadan önce, medya kapıda toplanmış senle söyleşi yapmak için bekliyorlar” der. Desmond, alımlı bir yürüyüşle, flaşları patlayan fotoğraf makinalarının arasına dalar. Sonrasını tahmin edebilirsiniz. Bir ambulansa bindirilmiş Desmond görüntüsü ile film biter.
Unutulmuş, hiçbir zaman siyasal bir aktör olamamış Burkay’ı sürekli öne sürmek, kendisine büyük bir haksızlıktır. Çünkü Burkay da, bu senaryonun işleyişi içinde, kendini Norma Desmond gibi hissedebilir. Nitekim konuşmalarından bu duruma geldiğinin de ciddi ipuçları var. Umarım iktidar, yaşlanmış bu adamı, Norma Desmond’un hazin sonuna sürüklemekten vazgeçer. Zira kendisi olanların tam farkında değil. Eğer bu yazıyı okursa, Sunset Bulvarı filmini izlemesini öneririm.
Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!