Bu sene Nobel Fizik Ödülü süpernovalar üzerine çalışan bir ekibe verildi. Son dönemlerde bilim dünyasındaki yaygın inanç, evrenin gittikçe yavaşladığı ve darlaştığı üzerine idi. Ancak bambaşka bir bakış açısı araya girdi; asıl olan var olanlar değil de, hiçliğimiz veya bildiklerimiz kadar bilmediklerimizin de varlığına bakmaktı. Einstein, zaman yolunu tüm evren olarak değerlendirdiğinde ve bu değerlendirmeye göre düşüncelerini sınıflandırırken, zaman içinde o yolun yalnızca bizim galaksimiz olduğu ortaya çıktı. Şimdilerdeyse bu yolun temeli, aslında algıladığımız maddeler değil de koca bir karanlıkmış; Süpernovalarmış söz konusu olan. Fizikten anlamam ama abstrakt bir düşüncenin bir kenara koyulması rahatlattı beni. Arkalarda bırakılmış neyse ki öne gelmiş, görünmeyen, farklı bir ontolojik değer kazanmışken, buna benzer hiyerarşiyi altüst eden fenomenler, çevremizdeki her alana girmiş durumda. Yeni çağda buna 'negatif pozitivizm' mi desek acaba?
KELİMENİN KENDİSİ KORKUTUYORSA
“Teröristler bir deniz otobüsünü kaçırdılar!” diye okuyoruz gazetelerden. Ve korkmaya başlıyoruz, terörize oluruz diye. Hatta bu ünlü kelime tek başına, arkasında herhangi bir eylem olmadan bile korkutmayı beceriyorsa bizi, bir terslik var demektir. Medyanın yönlendirmesinin, kavram 'bombardımanının' kurbanıyız galiba. Artık bu kelimeyi devirmemiz gerektiğine inanıyorum, kafa karıştırıcı boyutlara ulaşmıştır çünkü. Tarihte bu kelimeyi Fransızların kullandığı bilinir ilk olarak. Büyük devrim döneminde, radikal Jakobenlerin kullanmaya başladığı bir yöntemmiş, gerçek suçluları da, şüpheli suçluları da meydanlarda gösterişli bir şekilde giyotinle katlediyorlarmış. 1795’te kelime ilk kez Oxford ansiklopedisinde kullanılır ve devletin terörü uygulaması durumunda terörizm anlamına gelir. Sonradan zaman içinde bir insanı, insanları öldürmek, siyasi ahlaka göre ifadede değişimlerine uğrar. Kimi zaman partizan, kimi zaman terörist olarak algılanır siyasetteki kanlı eylemler. Bu izm'in ideolojisi nedir? Sahiden terörizmin bir hiyerarşik yapısı yok mu? Patronları, babaları kim? Elbette ki insan psikolojisini allak bullak etme amacıyla, ortalığı karışmaktır. Yöntemiyse korkudur.
İşin etik boyutları göründüğü gibi değil ama. İşin karanlık tarafının hangisi olduğunu anlamak hiç de kolay değil. Yani: Terörize edilmiş bir insan, bir halk ne yapar? İki yolu var. Üstlendiği şiddetini, sahibine geri vererek kendisini kurtarır ya da durumunu kabul eder, şiddetle dolu egemen sistemin bir parçası olur. Son zamanlarda, kuvvetli ABD'yi eleştiren sesler yükseliyor. Kendi ülkesinin kapitalist sistemini eleştiren Noam Chomsky'ye göre, dünyanın en büyük teröristi Amerika Birleşik Devletleri'dir. William Blum da öyle, John Pilger da. Şu korkunun tarihi nereden başlıyor? Ve en önemlisi: Bitecek mi? Gerçekten, korkutan mı, korkutulmuş olan mı terörist olur...
KORKUYOR MUYUZ YOKSA KORKUTULDUK MU?
Son yıllarda başımızı ağrıtan yozlaşmış ekonominin, ekonomiyle yüzleşmesine ekonomik kriz diyorlar. Zaten dünyanın yarısından fazlası açlık içinde yaşamıyor muydu? O kriz değil miydi? Şimdi kapitalizmin narsist yüzü açığa çıktığında zenginler daha fakir olacaklar diye kriz mi denilir buna? İnsanların hayat standartları arasında bu kadar fark olmasını ancak şimdi mi görüyorlar? 'Az gelişmiş ülkeler' -ki genelde zengin topraklarda yaşayan fakir insanlardan oluşur- neden çok gelişmiş ülkelere bağlı olsun ki? Olabilir, ancak olmamaya da hakları olmalı. Türkiye’nin de, ne derecede kolonyal etki altında kalarak, milli kimliğinin veya siyaset psikolojisinin bunlardan etkilendiğine bakılmasının da faydası olabilir mi? Yani, madem ki insanlık, derisini değiştirmekte; takıntılarımızı bir kenara koyup, birbirimize alıcı gözüyle değil de, dostça öyle bir bakalım. Korkuyor muyuz? Korkutulduk mu? Terör mü esti aramızdan?
Şimdiyse AKP'nin politikası hakkında halktan desteklenen ve sol sevenlerin yöntemi, “düşmanın düşmanı dosttur” gösterişi sona erdi, birtakım sözler tutuldu. Sahiden kuvvetli değişiklikler oldu. Sonra da sular mı çekildi, rüzgâr mi değişti bilinmez, ama yeni kavramlar döküldü meydana: Sıfır noktası, vs. Oysa, şu neredeyse polisiyan tarzla yönetilen siyasi psikoloji “düşman düşmandır” haline gelmiştir. Belli kişiler tatmin edilmiştir belki, ama hâlâ şu, iç savaşı çağrıştıran kavramların canlılığı duruyor. Düşman, savaş, barış, terörist. Bir sıfırlama noktası mı söz konusu olan hakikaten, yoksa salt bir vicdani ölçünün sıfırlaması mı?
TARİHİN KAHRAMANLARINA DEĞİL,
ONLARIN AYAKKABICILARINA BAKSAK…
Evet, Türk milliyetçiliğinin tarihi nedenleri tarandı, toplumdaki ırk hiyerarşisi ortaya çıkartıldı, eski rahat koltuklarına alışmış taraflı, birbirini kollayan, yabancıyı kabul etmeyen, kadınları asla değerli görmeyen, vs, vs birtakım kişilerinin hayat bakışları sorgulandı. Din nedeniyle aşağılamalara uğramış olanlar toplumdaki en yüksek pozisyonlara atanmıştır. Bu faaliyetler samimiyet içeriyor mu? Bunu ancak tarihten anlayacağız. Ama o zaman da, Türkiye'deki ‘demokrasileştirme süreci’ndeki hakiki siyasi dış etkilerinin, Doğu’da da Batı’da da nasıl bir rol oynadığına bakmanın sırası gelmedi mi?
Bu, elbette eski kavramlar kullanılmadan ve solun içinde oluşmuş olgu alerjisine duyarlılık gösterilerek yapılmalıdır. Soğuk Savaş’ın ceberut sosyalizminin sistematik bir şekilde haritalardan silinmesinin yarattığı tepkiler nedeniyle herkes kendi sevdiği kavramlara, anaya sarılmış gibi, bir daha hiç bırakmama niyetinin haklı gururuyla sarılı kalakalmıştır. Neyse ki bazı kelimeler özgür, ‘sömürü’ kelimesini ise her ortamda kullanabilmekteyiz. Kolektif sömürüyü, analitik gözle kategorize ederken, kolonyal zihniyeti yeniden anlamaya çalışırken, şu sadizme dayalı kapitalizmin odaklandığı alanlar hangi kavramın altında hakkını bulur? Emperyalizmden daha çok kolonyal durumlar söz konusu olabilir mi? Kolonyalizm'in ‘sahiplendiği’ ülkeyle daha birebir ilişkinin sorumluluğuyla veya sorumsuzluğuyla da ilgilidir, ki bu durum iki taraflı yoruma açıktır. Her zaman başkasını pasif ve zararlı suçlama alışkanlığından uzaklaştırır bizi (belleğimizin, kölelikten korkmayarak, yeni konuşma alanlarına acil ihtiyacı var). Kolonyalizm kelimesinin işbirliğinin çerçeveleri daha belirgin. Emperyalizm kavramının zemini zamanla kaymıştır. Neyse ki kavramlar insanı kandırmak için yeterli bir malzeme değil, olaylar konuşur zaten. Zor olan arkaya bakmaktır. Tarihi de, Nobel’i almış fizikçiler gibi, tek tek kahramanların üzerinden gitmektense etraftaki engin insan denizinin tarihinden öğrensek! Ne yapmıştı o önemli adamlara hizmet eden genç kızlar ve erkekler? Ayakkabıcıları, marangozları kimlerdi? Neden Afrika’da beyaz adam gelmeden önce hayatın nasıl olduğunu kafamızda canlandıramıyoruz da, Yunan kahramanlara saygıyla bakıyoruz? Geçmişimize bakarken, kahramanlarımız ölüyken bile alttan alta zihnimizi ikna eder. İthal bir tarih görüşü, bir kişiye veya halka aitmişçesine sunmak korkutmaz mı? Terörizm mi? Sorgulanması yok. Tarih bilincinde, üstler alta insinler, olmaz mı....
SAFLIĞIN PRAGMATİZMİ
Korkunç mülk fetişizminin yan etkileriyle abartılı güvenlik sistemi, herkesin gözaltında olması ideolojisinde mükemmel örnekleştirilmiş vatandaşların estetik şartlanmalarının boyutları tersine dönmeye başladı. 'Gelişmiş ülkelerin' sinik demokrasisini yürütmenin de bedeli, kendi yarattıkları hayat tarzıyla daha iç içe olmaları için, işleri batmaya başladığında, aslında ilk olarak kendi nefretleriyle karşılaşmalarıdır. Oysa ortaya çıkan faşizm de daha 'gelişmiş' olur. Ama bir yandan da demokrasinin sahiden değdiği alanlarda huzurlu, barışçı niyetler de doğmaktadır. Avrupa, yavaş yaşam, “az olsun, iyi olsun”, insanı kategorileştirmemek, olduğu gibi almak, yozlaşmaya sırt dönmek gibi eylemlerle kaynıyor. Ne tuhaf ki, grotesk bir biçimde kapitalizmin totaliter istemlerinin yaptıklarının da bizlere ders verdiğini kabul etmeliyiz: Bir birey olma hakkı. Yani erkekler bunu yapsın, gençler de şunu, yaşlanmış kadın böyledir, erkekler zaten erken ölür gibi insanı nesneleştiren bakıştan vazgeçme arzusu güzelce sert ortamları yumuşatmaktadır. 74 yaşında bir yazar, ilk kitabını çıkartabilir bir yayınevinden. 'Sıradan ev kadınları bir parti açmaya kalkıyor. Finlandiya'nın bir kentinde, ukala televizyoncular geldiğinde millet kağıt poşetleri geçirmişler kafalarına “ruhlarımız satılık değil” diye yazıyordu üstünde. Altlar üstlerle karışır.
Yüzyılımızın başında sağlıklı bir saflığın pragmatizmi görünmektedir. Gelelim Türkiye'ye. Memleketin hali ne durumda? Allak bullak tabii ki (milliyetçileri sevindirecekse, tüm dünya Türkiye'ye benzemeye başladı). Ortalıkta çevrilen karanlık işleri bilemem de, sol dediğimiz olgu bir noktaya gelemedi mi? Bir sürü sosyalizm ve tek bir Marx. Grafiksel düşünürsek en üstte Marx duruyor, onun altında ikiye bölünmüş ulusalcılar ve dünyacılar, onların altında da daha ufak parçalara bölünmüş, bu sefer kahramanlarına göre, Leninistler, Maoistler, Kemalistler, Stalinistler vs... Savundukları konulardan daha çok yöntemsel çelişkiler içindelerdir; birileri kapitalizmin emperyalizm olduğunu söylerken, birileri ulus kapitalizminin daha çok insanı sıktığını söyler; kimisi Türklüğünü savunurken, kimisi de erkek egemenliğinin altında uluslararası olmaya hazırdır. Kimileri Kürtlerin ya da başka kültürden olanların incitildiğine inanarak elini uzatanı tutmaya hazır olduğunda, öbür taraf kültürel üstünlüğün bildiğimiz şekilde devam etmesinin faydalarını kaybetme endişesiyle, siyasi görüşünü örter. Kimisi ezilmiş insanlarla siyasi dostluklar kurarken, partisi için de sosyal faydasını düşünür. Birileri, inanılmazlığın inancını, sekülariteye konserve etmekteyken, öbürü siyah örtülerde dolanan kadınların durumunda bir özgürlük de bulur. Ulusalcılar “dönek, konuştu...” gibi aşağılamalarla çamur atar, liberaller çamur banyosu yapar, solun linç havası uçuşur havada ve böyle alerjik bir ortamda bambaşka, mantıksız da görünebilen ittifaklar kurulur.
Onların da şaşırtıcılığından doğan kaos, aslında toplumun sıfırlanmasına yol açsa da, tutarlılığının totaliter milliyetçilikle veya varoluşçu disiplinle bağdaştırıldığı durumlarda şiddet duygusu uyandırır. Ezilmiş insanda öç alma hissi doğar ve ezilenin(kendi) şiddetine maruz kalan, egemen güvenlik sistemin temsilciliğini, terörün memurluğunu yaşadığı ortamda kabul ederse, terörü taşıyıcı olarak terörist mi olur? Hepimiz ne kadar ‘korkuluk’uz ve kimin korkuluğu olmaya razıyız? Reddettiğimiz şeyler nedir ya vazgeçirildiklerimiz? Günlük kararlarımız çamur atmak için mi, evrensel dostluk için mi? Yoksa teröre katkıda bulunmak için mi? Octavio Paz der ki “her yara bir çeşmedir”. Terörü alt üst çevirdiğinde, korkunun silah haline dönüşmesi kalmıyor. Yani, ben terörist miyim?
riitta
Redaksiyon: Yunus Cankoçak
birgün
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir, teşekkür ederiz.
Bu habere yorum yapan ilk siz olun!